Kadınlar daha fazla depresyona giriyor


Kadınlar daha fazla depresyona giriyor

Şeyma YANIK/ Psikolog

Yazıma  Gökselin bir şarkısıyla başlamak istiyorum ‘Depresyondayım unutuldum aldatıldım,sevgilimden ayrıldım çok yanlızım’.
Evet çok sık duyduğumuz bir cümle bu ‘Depresyondayım’. Sevgilisinden ayrılan arkadaşımızdan,sınava hazırlanan kardeşimizden, iş yerinde ki patronumuzdan herkesin ağzından kolaylıkla dökülür bu cümle ‘Bu aralar içim daralıyor,hiçbir şey yapmak istemiyorum,depresyondayım’.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’ne  göre en sık rastlanan psikiyatrik bozuklukların başında depresyon geliyor. Öyle ki tahminen dünya üzerinde 350 milyon kişi depresyonda. Peki öyleyse nedir bu depresyon? Aslında gerçekten depresyonda mıyız yoksa depresyn dilimize pelesenk mi oldu?
  İlk olarak depresyonun tanımıyla başlayalım. Depresyon Latinceden dilimize çökkünlük olarak geçmiş bir kelimedir.Depresyon deyince ilk akla gelen  depresyonun türlerinden biri olan klinik depresyon,yani Majör Depresif Bozukluktur.Sevgilimizden ayrıldığımızda yaşadığımız iştah azalması ya da artması, hiçbir şey yapmak istemememiz(anhedoni,ilgi-istek azalması),çok uyumamız ya da hiç uyuyamamamız,enerjimizin azalması,yorgun olmamız,suçluluk hissetmemiz,kendimizi değersiz hissetmemiz,konsantrasyon güçlüğü yaşamamız,hareketlerimizde,düşüncelerimizde,konuşmalarımızda yavaşmala olması ve en kötüsü de intiharı düşünmemiz hep bu Majör Depresif Bozukluktan.Ruhsal bozukluklara tanı koymak için bize kılavuzluk eden Dsm’e göre az önce saydığımız belirtilerden 5’i en az 15  gün süreyle gün boyu bulunmalı, bu durum toplumsal,mesleki veya diğer önemli alanlarda işlevsellik bozulmasına neden olmalı,madde kullanımına bağlı olmamalı ve yas ile açıklanmamalı ki gerçekten depresyondayım diyebilelim. Tanısal olarak depresyonda olduğumuzu varsayarak depresyonun büyülü dünyasına bir göz atalım şimdi de...
   Depresyonun görülme oranı dünyanın her yerinde kadınlarda erkeklere oranla 2 kat fazla. Bunun sebebi tam olarak bilinmemekle birlikte endokrin sisteminin etkili olabileceği söyleniyor. Tabi ki bu konu değerlendirirken kadınlarda sık duymaya başladığımız ‘çocukta yaparım kariyerde’ düşüncesi de göz ardı edilemez.Endüstrileşmiş toplumlarda hem anne hem iş kadını hem eş hem de ev hanımı gibi kadına yüklenen roller kadınları depresyona itmektir. Lidyalıların başımıza bela ettiği para yani sosyoekonomik durumunda depresyonu etkilediği düşülmekte. Az para çok depresyon.
Aitlik hissi ve çevremizde bize destek olan insanların varlığı depresyonu azaltan durumlardan. O yüzdendir ki sevdiğimiz birisiyle bir problem yaşadığımızda üzülür ve depresyona gireriz.
 Sosyal varlıklar olan biz insanlar olumlu şeyleri gördüğümüzde bunu öğrenmeye eğilimli olduğumuz gibi olumsuz durumları gördüğümüzde de öğrenmeye meyilliyiz. Bu yüzden çevremizde  depresyonda olan birisi varsa bizimde depresyonda olma olasılığımız normal popülasyona oranla 2-3 kat fazla.
Zararsız gibi görülen depresyonu duygusal filmlerin izlendiği, Müslüm Gürses şarkılarının dinlendiği ve kaşık kaşık çikolatanın yendiği bi mod olarak değerlendirirsek büyük bir yanıldığa düşmüş oluruz.Tedavi edilmeyen depresyonun kronikleştiği ve atak sayısının arttığı görülmektedir. Bu durumlarda özkıyım ile sonuçlanmaktadır.
Ruhsal bozukluklarda fizyolojik hastalıklar gibi tedavi edilebilir. Depresyonu bir kişi vasfı olarak değerlendirmek bizi büyük bir handikapa düşürür.Bu yüzden depresyondaki kişinin ve çevresindekilerin  bu durumu kişinin elinde olmayan bir ruhsal bozukluk olarak değerlendirmesi ve ‘Depresyon sen mi büyüksün ben mi?’ demesi gerekir.
Kendinizi içinden çıkılmaz bir çarkın içinde düşündüğünüzde, zorluklarla başa çıkarken sekteye uğradığınızı hissettiğinizde profesyonel yardım almaktan,mücadele etmekten çekinmeyin. Freud’un da dediği gibi, ‘Güçsüz olduğumuz noktayı kabullenerek kendimizi güçlü kılabiliriz.’